30 Temmuz 2016

"Bayan Nina"mız Gitti...


Başkanımız Kasım Zoto'nun annesi, yakınlarının ve Armadalıların "Bayan Nina"sını kaybettik... 1926'da İstanbul, Arnavutköy'de doğan Olimpia Zoto, bir İstanbullu Rum ailenin kızı ve I. Dünya Savaşı'ndan sonra Arnavutluk'tan İstanbul'a göçen Ramiz Zoto'nun eşiydi. İlk çocukları Diana Zoto oldu. İkincisi de Kasım Zoto... Diana'nın oğulları Cem Kasidecioğlu ve Ahmet Demir Özkal'ın, Kasım Zoto'nun kızları Mira Zoto ve Maya Zoto'nun sevgili "yaya"larıydı. Müjde Mısırlı Zoto'nun ve Serli Özpenbe Özkal'ın sevgili kayınvalidesi...
Cenaze töreni, yarın (31 Temmuz 2016, Pazar) saat 14.00'de Şişli, Metamorfosis Rum-Ortodoks Kilisesi ve Mezarlığı'nda yapılacak... Bütün dinlere inanan Bayan Nina, yaşamı boyunca hep iyilik yapmış, herkes için iyilikler dilemişti... Son günlerini de Armada'da geçirmişti... Bütün Armadalılar onu sever, sayardı... Ruhu şad olsun...

03 Temmuz 2016

Adımızı Donanmasından Aldığımız Barbaros Hayrettin Paşa'nın Vasiyeti...


"Öldüğüm zaman beni denizin sesini duyacağım bir yere gömünüz!" diyen Barbaros Hayrettin Paşa, leventleri için yaptırdığı evlerin yeri için de denize ve donanmasının demirlediği yere en yakın bir noktayı; Ahırkapı'yı seçmişti...
Bizim adımız da işte vaktiyle o evlerin bulunduğu yerde ve onların restitüsyonu ile inşa edildiğimiz için "Armada"!
Bkz: Armada Otel Binası

Armada Otel'in dış cephesinde, Heykeltraş Namık Denizhan'ın eseri Barbaros Hayrettin Paşa rölyefi...


Bugünkü gazetelerde aşağıdaki haberi görünce buradan da paylaşalım istedik:

Barbaros Hayrettin Paşa vasiyetinde tüm malvarlığını eğitime bağışlamış

Ölümünün üzerinden 470 yıl geçmesine rağmen dünyanın en çok bilinen denizcileri arasındaki yerini koruyan Barbaros Hayrettin Paşa'nın hayatını araştıran Dr. Nejat Tarakçı, paşanın vasiyetiyle ilgili olarak, "Bu saygın denizcinin vasiyetnamesi de en az yaşamı kadar ilgi çekicidir. Hayrettin Paşa, bütün malı, mülkü ve parasının eğitime harcanmasını vasiyet etmişti" dedi."Öldüğüm zaman beni denizin sesini duyacağım bir yere gömünüz" vasiyeti nedeniyle Beşiktaş'taki türbeye gömülen Barbaros Hayrettin Paşa, deniz tüccarı, korsanlık, beylerbeyliği ve Kaptan-ı Deryalık yapmıştı.
Milliyet'ten Gökhan Karakaş'a konuşan Nejat Tarakçı'nın açıklamaları şöyle:

"Mükemmel yönetici"
“Her ulusun gurur ve övünç kaynağı olan kişiler vardır. Bizim için bunların başında Atatürk gelir. Biri de Barbaros Hayreddin Paşa. Osmanlı siyasetine damgasını vuran zeki ve ileri görüşlü Pargalı İbrahim tarafından İstanbul’a çağrıldı. Yedi dil bilen Barbaros Hayreddin Paşa, cahil bir korsan değildi. Cesur ve dayanıklıydı; mükemmel bir yönetici, olağanüstü bir stratejist ve yetenekli bir devlet adamıydı. Ancak Pargalı İbrahim Paşa’nın 1536’da öldürülmesinden sonra Barbaros divanda yalnız kaldı. 

"Parasının eğitime harcanmasını istedi"Yine de Kanuni’ye, deniz gücünün kara gücünden daha az önemli olmadığını kanıtladı. 27 Eylül 1538’de kazanılan Preveze Zaferi ise dünya denizcilik tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Bu saygın denizcinin vasiyetnamesi de en az yaşamı kadar ilgi çekicidir. Hayrettin Paşa, bütün malı, mülkü ve parasının eğitime harcanmasını vasiyet etmişti Hayrettin Paşa’nın İstanbul’un çeşitli yerlerinde evleri, dükkanları vardı. Hepsini Beşiktaş meydanındaki medresesine gelir temin etmek üzere vakfetmişti. Medresesindeki herkese maaş bağlamıştı. Özellikle eğitim gören çocuklara, kütüphane memurlarına, medrese çalışanlarına 2-20 akçe arasında değişen maaşlar veriyordu.

Kaynak: T24

29 Nisan 2016

2016 Dünya Dans Günü'nüz Kutlu Olsun!

Armada ve Dans...

Kurulduğumuz 1994'den beri birbirinden hiç ayrılmayan ikili!
Ve bugün, yine bir uluslararası Dünya Dans Günü... 
2004 Dünya Dans Günü'nde Ümit İris ve resmi bildiriyi okuyan Seval Uğur... 

Bu yılın resmi mesajı da Dünya Dans Konseyi Başkanı Alkis Raftis tarafından kaleme alınmış. Raftis, 2016 Dünya Dans Günü'nü, insanların en temel ihtiyaçlarından biri olan "dans"ı öğretmek için, yaşanan tüm ekonomik krizlere rağmen, kapılarını açık tutmaya çalışan "Dans Okulları"na adamış...
Sahnelerde gözükmeyen ama dans derslerinde danseden sayısının, göz önünde olanlardan on misli fazla olduğuna da dikkat çekmiş...

Ne diyelim; dans hiç eksilmesin hayatınızdan ve
Dünya Dans Günü'nüz kutlu olsun!

23 Mart 2016

Eski İstanbullular, ilkbahar aylarında neler yerdi? Sema Temizkan ile söyleşi...

Her Çarşamba akşamı sunduğumuz, "İstanbul Bahar Sofraları" menüsü için danışmanlık veren Sema Temizkan ile söyleşi...

Sayın Temizkan, kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Mutfağa ve yemek kültürüne olan ilginiz nasıl başladı? Bu konuda ailenizden sizi en çok kim ve nasıl etkiledi?​
  İstanbul'da doğdum. Oldukça geniş bir ailede büyüdüm. Ailemiz, farklı kültürleri  taşıyan insanların hep bir arada olduğu ve sofra muhabbetlerini çok seven bir aileydi.
Sema Temizkan
  Babaannem ve büyükbabam, Yanya- Kavala mübadili idi. Büyükbabamın sofrası daha ziyade Balkan kültürünü yansıtırdı. Buna karşılık anneannem, İstanbul'da doğup büyümüş bir Rum hanımıydı. Onun sofrası da taşıdığı kültürü yansıtıyordu.  Annemin ikinci eşi, Macar asıllı idi. Anneannemin diğer damatları ise, Yahudi, Güneydoğu ve Ege kökenli eniştelerdi... Bu geniş ailede güne başlanırken, önemli soru; "bu gün ne pişirsek acaba?" idi. Bu soru, günün devamında bir kaç kez  daha sorulmadan edilemezdi. Taşıdıkları kültürün yanı sıra, yemek yapmasını da çok seven akrabaların arasında, yemeğe ve lezzete ilgi duymamak her halde imkansızdı!  Hele bunlar, bir de lezzeti ön planda tutan, yemeğe ve lezzete adeta kara sevda duyan akrabalarsa...
Öyle ki mayonezli levreğin veya Rus salatasının mayonez kıvamı tutmamışsa şayet, anneannemin hemen baş ağrısı nükseder, o meşhur "çatkısını" başına sıkıca bağlar, şiddetli olmasa da yine bir kriz yaşanırdı. Böyle durumlardan çok etkilenirdim. 
Bütün lezzet büyücüleri bizim ailede toplanmıştı sanki! Ailenin küçük damadı olan güneyli eniştemiz, et yemeklerini mangalda da tencerede de pişirse farketmez, hep parmaklarımızı yedirten cinsinden yemekler yapardı.
Ortanca eniştemiz, Ege, özellikle Balıkesir dolaylarının, ailedeki en büyük lezzet ustasıydı. Anneme gelecek olursak, tam bir şekerleme ve reçel ustasıydı kendisi!  Eğer öyle olmasaymış, Markiz, Lebon, Nisuaz, İnci pastanelerinin şekerleme bölümünde çalışması asla mümkün değilmiş o yıllarda (1947-1953).
Bir kaç sokak ötemizde oturan ve çok sevdiği kocasının kültürüne ait özel sofraları, en az onlar kadar bilerek kuran büyük teyzemin, Yahudi asıllı eşi sayesinde, cuma akşamları kaç "Şabat" sofralarına davet edilip gittik, kimbilir?
Bir de "Karçi Baçi”miz vardı ailemizde... -Ne şansmış bizdeki de!- annemin ikinci eşinin, kardeşten öte arkadaşı Karçi Baçi ve ailesi, "İkinci Vatan" dedikleri ülkemize yerleşene kadar, bir çok ülkeye gidip yer yurt edinmek üzere epey bir macera yaşamış. "Baçi", Macar'cada “amca” demek. Ona böyle hitabımıza uygun, gerçek amcamız gibiydi Karçi Baçi… Ayrıca “Avrupa Mutfağı” konusunda eğitim almış, okullu bir mutfak şefiydi. Ülkemizde önce T.B.M.M'de aşçılık yapmış, sonra İstanbul'a gelerek, o yılların meşhuru "Fischer Restoran”ında mutfak şefi olarak işe başlamış. Bizler yetişkin olana kadar da devam etmişti bu çalışma... Macar yemekleri ve diğer bir çok Avrupa ülkesinin yemek kültürünü onun sayesinde sofralarda hep yaşadık.
Bir de bizimkiler, (anne-baba) yollarını ayırdıklarında, hayatıma giren "Nevriye Anne" vardı ki yaptıkları ne lezzetli "Muhacır" yemekleriydi. Nevriye Anne de o yıllarda (1958-1963) Mecidiyeköy'de Polis İbrahim'in “Düğün Salonu”ndaki yemekli düğünlere, aldığı siparişler doğrultusunda evinde yemek yapar, yollardı, Bütün bu tanıklıklar oldukça etkilemiştir beni... Fakat en çok, bizim Tyopula, (anneannem!)  yani Makbule Hanım çok  etkiledi, ne yalan söyleyeyim? Ne sevgiydi mübarek, ne yemek sevdasıydı onunkisi! Oturduğumuz ev, Balıkpazarı'na çok yakındı, sabah saatlerinde sebze, öğleden sonra balık, akşamüstü saatlerinde de ekmek almaya giderdi. Pazar esnafıyla kırk yıl haşır neşir olduktan sonra, taze ve iyileri ne zaman alacağı konusunda dostluğa dayalı bir işbirliğiydi onlarınki. Her gün değişik bir ana yemek, taze meze çeşitleri ve yine değişik salata çeşitleri, sonuç olarak da tablo gibi görünen akşam sofraları...
Istanbul’un zengin yemek kültürü bugün gereği gibi yaşatılıyor mu sizce?
Açık sözlü olmak gerekirse, bir kaç yerin dışında bu konuda pek kaygı duyan yok.
Armada Otel “İstanbul Mutfağı” ve “Bahar Sofrası” projesinde işbirliği yapmak için sizi aradığında ne düşündünüz?
Doğrusu çok heyecanlandım. Zaten yemek kültürü açısından çok güvendiğim bir yerdi. Böyle bir projede işbirliği önerisi, yemek kültürümüzün yaşatılması açısından derin, bir o kadar da ferahlatıcı bir nefes aldırdı. Ayrıca onur duydum...
İstanbul'un kozmopolit mutfağında mevsimlerin rolü neydi? Şimdi olduğu gibi 12 ay bulunabiliyor muydu her tür sebze, meyva ve ot? Hatta etler, balıklar? 
Lezzetin sırrı, bu soruda saklı! Doğanın dengesine inanç büyüktü. Toplum olarak bu dengeye saygı duyarak beklenirdi sebzeler meyveler...
Lezzetli bir "karnıyarık" için, mayıs ayının ortalarına kadar patlıcan sabırla beklenirdi. İlkbaharın gelenekselliğini pekiştiren, o meşhur "Kuzu Sarması" için ne özlemler duyulurdu. Kıvamında pişmiş zeytinyağlı lahana dolması ve o minvalde pırasa pişirmek için de sonbahar beklenirdi.
O meşhur, "Ferasetsiz Fasulye" yani, "ayşekadın" için, Uludağ'da karların erimesi,  bu erimeden oluşan suyun, toprağı sulaması, ve güneşin iyice ısıtması beklenirdi. Şimdi  artık nerdeyse yok olan, o meşhur "Beykoz Kalkanı,"  balık olarak  arz-ı endam ederdi sofralarda... Evet şimdi 12 ay boyunca sebzelerin meyvelerin hepsi mevcut, ama sadece mevcut! Tat dediğimiz durum ise maalesef...
Burada değinmeden edemeyeceğim, yine de yaz aylarında, yerel semt pazarlarında “domates gibi domates”ler bulunabiliyor. Sonbahar ıspanağının da lezzeti bir başka oluyor...
​Bahar mevsiminde en çok neler öne çıkar, neler pişirilirdi?
Ön müjdeci yemek olarak, zeytinyağlı, dereotlu  "sakız bakla" pişerdi evlerde. 
  Kuzu sarmasının kendisi bahardı sanki, dereotu, taze nane, maydanoz, taze soğanlar da  hallerinden memnun gibiydiler! -verdikleri lezzetten ötürü öyle düşünürdüm.- Bir de turfanda salatalık çıktığında yapılan cacık, bahar bahar kokardı. "Topatan" diye bir kavun cinsi vardı, kokusu deyim yerindeyse yedi mahalle öteye yayılırdı. Vakti yok gibiydi, bir ay zor durur hemen yok olurdu ortalıktan. Kabak da erkenden gelen, yaz bitene kadar da bizi terk etmeyen sebzemizdi. Kabak dolması ve kabak içinden yapılan o cânım mücver, aynı anda sofraya gelen ikili bahar lezzetlerinden olurdu sofralarda.
Çocuklar olarak, çekirdeğinin olmasına sabrımız kalmazdı "can eriği" için.. dallarda göründüğü anda koparılıp yenirdi.
Oldukça ilginç ve verimli bir floraya sahip olan İstanbul'da, baharın nimetleri iyice ortalığa serilince, kuzukulağı, ballı baba gibi otların canlılığına dayanılamaz, hemen koparılıp yenirdi.  Zavallı midelerimiz; bu ekşi- tatlı karışmasına isyan ederdi bazen. Anneannem, kırlardan bahçelerden topladığı "radika”dan "bol ekşili salata” yapardı. Yine kırlardan toplanmış "ebegümeci" otlarından bol soğanla yapılan “kavurma”yı da mutlaka pişirirdi. Onlarla birlikte, limon sıkıp tuzlayıp yediğimiz "Yedikule Marulu" bir araya gelince, nelere şifa olmuşlardır kim bilir? Ayrıca Bayrampaşa'nın enginarı, Anadoluhisarı'nın patlıcanı, Langa bostanlarının hıyarı - domatesi, Arnavutköy'ün çileği, Mecidiyeköyü'nün dutu, en güzel tatlarıyla bitmeyen baharları yaşatırlardı...
Bir eski İstanbullu ve yemek uzmanı olarak, Armada mutfağını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bizimle işbirliği içinde olmanızda bunun da rolü var mı?
Olmaz mı? İsmi ile müsemma zaten, "Armada İstanbul!"
Kentlerin kraliçesi İstanbul'un kalbi olmuş Tarihi Yarımada'da olması büyük bir şans. Yatay binası ile buranın siluetine ve dokusuna saygıyla yaklaşan bir yapı üstelik. Bu özellikler arasında da İstanbul Mutfağından başka bir mutfak düşlenemiyor zaten. Armada da bu düşü bir kabusa dönüştürmüyor… Burada İstanbul yaşanırken, aynı zamanda damak tadı da ziyadesiyle yaşanıyor.
  Armada ile işbirliği içinde olmak, beni hem onurlandırdı, hem de bazı İstanbul tatlarının yeniden hayat bulması konusunda çok sevindirdi.
İstanbul Bahar Sofrası menümüz için önerdiğiniz “Pırasa Köftesi” ile “Kuzu Sarma”nın tarifini bizimle paylaşır mısınız?
Hay hay!
Kuzu Sarması
Kış günleri geride kaldıkça, doğanın canlanmasının yanı sıra, evlerde de bahar hareketliliği başlardı… Baharın gelmesi, öylesine geçiştirilecek bir durum değildi. Koskoca doğa canlanıyordu, anneanneme göre de biz de kıpırdanmalıydık artık. Sağlığımızla, bereketimizle ve tüm şükran duygularımızla, baş aktörün bu yemek olduğu, o sofra etrafında hep birlikte  toplanmalı ve şölen havasında yaşamalıydık o sofrayı… Süt kuzusunun bağırsağından örülmüş olan, "Kuzu Sarma" dediğimiz bu sakatat; bildiğimiz kokoreçin çapı daha ince olanıdır ve çiğ olarak satılır. Her sakatatçıda bulunmaz, en iyisi Beyoğlu Balıkpazarı’ndaki ciğercilerde bulunur ve Şubat ayının on beşinden itibaren piyasaya çıkar.
Malzeme:
  • 2 adet kuzu sarması
  • 1 demet taze soğan
  • 1 adet kuru soğan
  • 1 demet maydanoz
  • 1 demet dereotu
  • 1 demet taze nane
  • 1 tatlı kaşığı kuru nane
  • 1-2 tatlı kaşığı karabiber
  • 1-2 çay bardağı zeytinyağı
  • Tuz
Yapılışı:
Derince bir kap içinde karbonatlı suda 1-2 saat bekletilen sarmalar iyice yıkanır. Bir kaç yerine bıçağın ucu ile batırıldıktan sonra, iyice haşlanır. Haşlanan sarmalar soğuk suyun içine aktarılır. Haşlama suyu pişirmede kullanılmaz! Kuru soğan salata biçiminde doğranarak yağda 5-6 dakika kadar pişirilir, kuru nane eklenerek bir süre daha karıştırılır. İnce doğranan taze soğanlar eklenerek karıştırmaya devam edilir. Haşlanmış sarmalar eklenir ve üzerine çıkacak miktarda sıcak su ve tuz konulur. Tencerenin kapağı kapatılırak, pişmeye bırakılır. Sarmalar iyice pişince, ince doğranmış taze dereotu ve maydanoz, taze nane ve karabiber konur ve hemen kapak kapatılır. Tencerenin kendi sıcaklığında ,10-15 dakika bekletildikten sonra, yeşillikler kıvama, yemek de servise hazır hale gelmiştir.


Pırasa Köftesi - Malzeme:
  • 1 Kilo pırasa
  • 500 gram dana kıyma
  • 1-2 dilim ekmek içi
  • 1 tatlı kaşığı toz kişniş
  • 1 kahve kaşığı karabiber
  • Yeterince tuz
  • 3 adet yumurta
  • Un
Yapılışı:
Pırasalar yeşil kısımları dahil, iki ya da üç parçaya bölünerek doğranır. Doğranan pırasalar haşlanır. Ekmek içleri ıslatılıp, kıymanın üzerine ufalanır, kişniş, karabiber, tuz ve ince ince doğranmış pırasalar ve bir de yumurta kırılarak hepsi güzelce yoğrulur. Yoğrulan karışımdan köfteler yapılır. Kalan iki adet yumurta iyice çırpılır. Köfteler önce una sonra da iyice çırpılmış yumurtaya bulanarak, bol yağda kızartılır.


Afiyet Olsun
Selam ve sevgi ile,

Sema Temizkan

11 Mart 2016

Apokries! Yeniden! 12 Mart 2016, Cumartesi Akşamı Armada'da

2010 yılından bu yana Armada'da, "Cafe Aman İstanbul"un rembetikoları ile eski İstanbul'un Apokries sokak karnavalı canlandırılıyor... Etkinlik bu yıl da 12 Mart 2016, Cumartesi akşamı, saat 20.30'da Armada Salon'da yapılacak... 

Ayrıntılar için bkz. 
Armada Postası: 

Bu etkinliğin Haber Bülteni de "Basın Odası"ndan indirilebilir...
Batu Akyol'un çektiği bu video da Stelyo Berberis ve Kasım Zoto'nun ağzından rembetiko ve "Aman kahvesi" geleneğinin nasıl doğduğunu çok güzel anlatıyor... 
Aşağıda bu etkinliğin tarihi geçmişini sizler için özetledik!


APOKRİES ​KARNAVALININ ÖYKÜSÜ

Osmanlı İstanbul’unda her yıl Ortodoks Rumlar tarafından kutlanan​ “Apokries” karnavalı, her yıl Armada’da Türk ve Yunan müzisyenlerden oluşan müzik grubu “Café Aman İstanbul” ile birlikte yeniden canlandırılıyor.
Peki "Apokries"in öyküsü nedir?​
​İstanbullu Rumlar ve Komşuları...
İstanbullu ortodoks Rumlar, “Büyük Oruç”dan önce, konu-komşu kılıktan kılığa girip, maskeler takıp eğlendikleri bir karnaval yaparmış: “Apokries”! Galata ve Pera’da bir resmigeçit ile başlayan eğlence, Tatavla’da (bugünkü Kurtuluş) muazzam bir panayırla sona erermiş. İstanbulluların “Bakla Horani” günü de dedikleri bu günden sonra Rumlar evlerine kapanır, perhiz ve ibadetle vakit geçirerek Büyük Paskalya Yortusu'​nun gelmesini beklermiş.
​  
Karnavalın Özgeçmişi!
Bu geleneğin özü, eski Roma’nın Pagan kültüründe yer alan baharı karşılama ritüellerine dayanıyor. İtalya'da ilk defa 11. yy’da yapılan ve 7 yüzyıl süren Karnaval, Paskalya’dan önce gelen büyük perhiz dönemine 2 hafta kala başlar ve büyük perhizin arefe günü sona erermiş. “Et yemeye veda” anlamına da gelen karnavalda, her sınıf halk, "Commedia del'Arte" maskeleri takıp kumar oynar, çılgınca eğlenirmiş. Sonunda “Ete veda”; “Kurallara vedaya döndü” diye yasaklanmış. 2 yüzyıl sonra, 1979’da, kültürel boyutu öne çıkarılıp, bir demokrasi simgesi olarak “Venedik Karnavalı” ile yeniden canlandırılmış…
​​
​İstanbul’da Durum ve “Café Aman” Ne Demek?
19. yy Osmanlı döneminde önce İzmir’de, sonra İstanbul, Bursa ve Trabzon gibi liman şehirlerinde, batıda “Café Santur” ya da “Café Chantant” olarak bilinen “Aman Kahveleri” de yaygınlaşmış. “Aman”; sevinç, özlem, ayrılık acısı, aşk ve hüzün gibi duyguların harmanlandığı gazellerde sıkça geçen “Aman”dan mülhem! Aman kahvelerinde farklı kültürlerden hanende ve sazendeler bir araya gelip, doğaçlama ve karşılıklı olarak şarkılarını seslendirirmiş. İstanbul’da özellikle Pera, Fener ve Galata; İzmir’de ise Kordon ve çevresinde yer alan Aman kahveleri doğaçlama dansların eklenmesiyle gelişmiş. İstanbullu Rumların “Apokries”i de II. Dünya Savaşı’ndan sonra tamamen ortadan kalkmış.

Armada’daki Apokries’ler...
İstanbul yaşam kültürünü sahiplenme, koruma ve yaşatmayı temel ilke edinen Armada Otel, 2010’dan beri, İstanbul’un çok-kültürlü günlerine bir gönderme olarak​, maskeler ve Tatavla meyhaneleri dekoru içinde, Apokries’i de canlı tutmaya çalışıyor.
Türk ve Yunan müzisyenlerden oluşan müzik grubu “Café Aman İstanbul” ise repertuvarını 1922’den önce ve sonra, Aman kahvelerinde doğaçlama icra edilen “Rembetiko”lardan oluşturuyor. Armada’daki Apokries’lerde; Anadolu’dan ve İstanbul’dan ayrılan eski komşularımızın, özlem ve hüzünlerini notalarla dile getirdikleri “Rembetiko”, Grubun performansı sırasında aşka ve dansa dönüşüyor…

Bahar, İstanbul’a, ülkemize, dünyaya güzellikler, iyilikler getirsin...